Kazım Karakaya; Geçmiş ve geleceğe yolculuk

Kazım Karakaya; Geçmiş ve geleceğe yolculuk

Heykeltraş Kazım Karakaya alüminyum, taş ve demire üfleyip ruh vererek zamansız, hibrid bir ırkı; hayvan ve insanı, dün ve bugünü bir bedende birleştiriyor.
Milli Reasürans Sanat Galerisi’nin 2014 senesinde ev sahipliği yaptığı sergi olan “insan-hayvan” adlı çalışmalarıyla karşımıza çıkan sanatçı heykelleriyle geçmişe, geleceğe, toplu dönüşüme; Kafka’ya ve arınmaya dokunuyor. Kazım Karakaya (Geçmiş ve geleceğe yolculuk)

Milli Reasurans Sanat Galeri’sinin alt katında insani ve hayvani güdülerin harmanlandığı birer erkek,  dişi ve kaplan aynı odayı paylaşıyor. Bu zamansız doğanlar -donmuş- duruyorlar, bir bekleyiş içindeler. Dün mü yaratıldılar? Yoksa gelecekten, başka yıldızlardan mı geliyorlar? Ayakları -daha doğrusu pençeleri- yere büyük Gize Sfenksleri’nin asırlardır toprağa bastığı gibi emin ve sahiplerek basmakta. Toprak ve pas içindeki aşınmış ayaklara baktıkça senelerdir bir yerleri, bir kimseleri koruyor gibi bir his doğuyor seyircinin içine. Askerler tuttukları nöbetten kulaklarına fısıldanacak bir emirle çıkacak ve saldırıya geçecek gibiler. Eserlerde aşağıdan yukarı doğru okuma yapıldığında geçmişten bugüne, ardından yarınlara uzanan bir yapı görmek mümkün. Bu zamansız üç kişilik kadro, organik olduğu kadar mekanik. Rahimde mi büyüdüler, yoksa makinede mi dövüldüler, bilemiyorum. Heykellerin üst gövdesine doğru cilalı, parlak ve kusursuz bir gelecek yükseliyor. Sanki bedenleri zırh ile bir olmuş, göğüsleri  Semadirekli Nike gibi muzaffer, korkusuz ve sadık bir şekilde Boccioni enerjisiyle öne atılıyorlar. Başları ise uzayı ve zamanı bıçak gibi keserek ileriyi hedef almış. Bu korkusuz savaşçılara güveniyorum. Benim olsunlar, beni korusunlar istiyorum. Şartlandırılmış “sonsuz” sadakatlerini kıskanıyorum. Aşık olsalardı sonsuza kadar severlerdi biliyorum, ancak Kazım Karakaya yarattığı savaşçı ırka nefes verirken aşkı onlardan esirgemiş. İnsanlara has olan aşk aslında zayıflık olduğundan belki de.
2014’te gerçekleştirilen sergiye tek bir eleştirim olmuştu; eserlerin açık havada sergilenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Dört duvar ve basık bir tavan arasında -metalaşmış- nefes alamıyorlar; kafesteler. Tepelerinde sonsuz bir gökyüzüolmalı ve mavinin tonları yansımalı üzerlerine -ciğerleri oksijenle dolmaya hazır- yağmur ve güneş değmeli tenlerine. Ayaklarını bastıkları zemine düşen yağmur aynası olmalı heykellerin. Keşke Galeri bu sergileme için Milli Reasürans’ın Pasaj girişlerini kullanabilseydi; halka açık ve sınırsız.